Ana içeriğe atla

ORUÇ

 



ORUÇ

1. İLKELER VE AMAÇLAR

Oruç, İslam dininin temel ibadetlerinden biri olup, Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünneti ve Kur’an-ı Kerim'in açık emirleriyle sabit olan farz bir ibadettir. Kur’an’da, “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı. Umulur ki sakınırsınız (takvaya erersiniz).” (el-Bakara, 2/183) buyurularak, orucun müminler üzerindeki zorunluluğu ve temel amacı açıklanmıştır. Bu ayetten hareketle oruç ibadetinin temel ilkesi takvaya ulaşmak, yani Allah’a karşı bilinçli bir sorumluluk taşıma bilinci kazanmaktır.

Oruç, sadece maddî bir açlık ya da susuzluk hâli değil, aynı zamanda nefsi arındırma, içsel dengeyi sağlama ve manevi yükseliş için bir fırsattır. Oruç tutan kişi, bedeni hazlardan uzak durarak ruhunu güçlendirir, irade terbiyesi kazanır ve empati duygusu geliştirir. Bu yönüyle oruç, sadece bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda toplumsal bir dayanışma ve sorumluluk duygusu da taşır.

İslami ibadetlerde yer alan niyet ilkesi, oruçta da belirleyicidir. Kişi, Allah rızası için oruç tuttuğunu bilerek ve bunu kalben yönelerek gerçekleştirdiğinde, oruç ibadeti anlam ve değer kazanır. Niyet, sadece ibadetin geçerlilik şartı değil, onun özünü ve amacını da şekillendiren bir bilinç düzeyidir.

Ayrıca oruç, zamanla sınırlı bir ibadettir. Bu yönüyle de insana “zamanı değerlendirme”, “vaktin kıymetini bilme” ve “zamana tanıklık etme” bilinci kazandırır. Ramazan ayının gelişiyle birlikte Müslümanlar sadece bireysel olarak değil, kolektif bir şekilde de manevi bir atmosfer içine girerler. Bu bağlamda oruç, ümmet bilincini güçlendiren bir ibadet olarak da değerlendirilir.

Oruç ibadetinin temel amaçlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

Takva bilinci kazanmak: Allah’ın emirlerine karşı hassasiyet geliştirerek, haramlardan ve kötü davranışlardan sakınmak.

Nefs terbiyesi: Şehvani arzuları kontrol altına alarak insanın kendisine hâkim olması.

Şükür duygusunun artması: Sürekli ulaşılabilen nimetlerin değerini anlayarak şükretmek.

Sabır eğitimi: Açlık, susuzluk ve çeşitli dünyevi zorluklara karşı tahammül gösterebilmek.

Empati ve sosyal sorumluluk: Aç ve yoksul kimselerin hâlinden anlamak ve yardımlaşmayı artırmak.

Toplumsal dayanışma ve birlik: Ramazan ayı vesilesiyle oluşan manevi atmosfer, toplumda birlik ve beraberliği pekiştirir.

Bu ilkeler ve amaçlar çerçevesinde oruç, sadece bir ritüel değil; insanı hem dünyevî hem uhrevî yönden dönüştüren bir ibadettir. Oruç, hayatın her alanına nüfuz eden bir bilinç halini teşvik eder ve insanın varoluş gayesine uygun bir şekilde yaşamasını sağlar.

2.ORUCUN MAHİYETİ VE ÖNEMİ

Orucun mahiyeti, İslam’ın ibadet sistematiği içinde ruh ve beden bütünlüğünü gözeten, insanın hem cismanî hem ruhânî boyutuna hitap eden bir ibadet olarak şekillenmiştir. Fıkıh literatüründe oruç (ṣavm), “tan yerinin ağarmasından (fecr-i sâdık) güneşin batımına kadar, yeme, içme ve cinsel ilişkiden ibadet kastıyla uzak durmak” şeklinde tanımlanır. Bu tanım, hem orucun dış sınırlarını (rükünlerini) hem de içsel yönünü (niyet ve şuur) ifade etmektedir.

Orucun meşruiyeti Kur’an, Sünnet ve icma ile sabittir. Özellikle Bakara Suresi'nin 183-185. ayetlerinde oruç açıkça farz kılınmış, kimlerin tutup kimlerin muaf olacağı ve fidye gibi alternatif hükümler de belirtilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) orucu hem sözlü hem fiili sünnetleriyle bizzat tatbik etmiş ve ashabını bu ibadete yönlendirmiştir.

Oruç İbadetinin Bütüncül Yönü

Oruç sadece yeme içmeden uzak durmak değildir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından onlara sadece açlık ve susuzluk kalır." Bu hadis, orucun şekilsel değil, anlam ve bilinç temelli tutulması gerektiğini vurgular. Oruç, sadece mideye değil, göze, dile, kulağa ve kalbe de tutturulmalıdır. Gıybet, yalan, kötü söz ve boş işler, orucun manevi feyzini zedeler.

Oruç ve Diğer İbadetlerle İlişkisi

İslam’da ibadetler, aralarında anlamlı bir bütünlük kurularak sistemleştirilmiştir. Oruç, namaz gibi düzenli ibadetlere destek olur, zekât gibi malî ibadetlerle sosyal adaletin tesisi için bir zemin hazırlar. Ramazan ayı boyunca verilen fitre, zekât, iftar davetleri gibi uygulamalar, bireysel orucun toplumsal bir bilinçle birleşmesini sağlar.

Oruç ve Ruhsal Arınma

Tasavvufi gelenekte oruç, nefisle mücadelede temel bir eğitim yöntemi olarak kabul edilir. Nefsin arzularından arınmak, riyazet ve murakabe gibi içsel disiplinlerle birlikte oruçla daha da kemale erer. Mevlana Celaleddin Rumi, orucu "gönül gözüyle görmek" olarak tarif eder: “Oruç, şeytanın damarlarında dolaşan nefsani arzu ateşini söndürür.”

Bu yönüyle oruç, sadece bir ibadet değil, bir terbiyedir. Kalbin incelmesi, ruhun saflaşması ve Allah’a yakınlaşma isteği, oruçla daha da derinleşir.

Oruç ve Sosyal Hayat

Toplumsal dayanışmayı artırması bakımından oruç, Müslümanlar arasında bir empati ve kardeşlik bilinci oluşturur. Açlık çekenlerin hâlinden anlamak, israfın farkına varmak ve infak bilincini geliştirmek gibi sosyal faydalar doğurur. Özellikle Ramazan ayında cami cemaatlerinin artması, iftar sofralarının kurulması, gece ibadetlerinin yaygınlaşması, Müslüman toplumda birlik ruhunu pekiştirir.

Sonuç olarak:

Orucun mahiyeti sadece ferdi değil, aynı zamanda sosyal ve ahlaki bir yön taşır. Ruhsal eğitim, bireysel takva, sosyal dayanışma, zaman disiplini ve ilahi huzura yönelme gibi birçok hikmeti barındıran bu ibadet, insanı hem Allah’a hem topluma hem de kendisine karşı sorumluluk duygusuyla yoğurur. Bu yönüyle oruç, sadece Ramazan’a mahsus bir görev değil, hayatı kuşatan bir bilinç halidir.

3. ORUCUN ÇEŞİTLERİ

İslam’da oruç, yükümlülük derecesine, zamanına ve maksadına göre çeşitli türlere ayrılmıştır. Bu sınıflandırma, orucun hem bireysel hem de toplumsal boyutlarının daha anlaşılır ve uygulanabilir olmasını sağlamaktadır. Fıkıh literatüründe oruç; farz, vacip, nafile olmak üzere üç ana başlıkta ele alınır. Ayrıca oruç tutulması yasak olan günler de bu tasnifte özel bir kategori olarak değerlendirilir.

3.1. Farz Oruç

Farz oruç, Allah Teâlâ tarafından Kur’an ve Sünnet’le açıkça emredilmiş, terk edilmesi halinde günah kazandıran, tutulması sevap olan oruçlardır. En belirgin örneği Ramazan orucudur.

a) Ramazan Orucu

Ramazan ayında tutulması gereken oruç, Bakara Suresi 183-185. ayetlerle sabit kılınmış ve İslam’ın beş temel esasından biri olarak kabul edilmiştir. Ramazan orucu, her mükellef Müslüman için farz-ı ayn hükmündedir. Ramazan boyunca her gün imsak vaktinden güneş batımına kadar oruç tutulur.

b) Kazaya Kalan Ramazan Oruçları

Herhangi bir mazeret sebebiyle (hastalık, yolculuk, kadınların hayız ve nifas halleri) tutulamayan Ramazan oruçları, daha sonra kaza edilmek üzere farz hükmünü muhafaza eder.

c) Kefaret Oruçları

Bile bile oruç bozma gibi durumlarda altmış gün peş peşe tutulması gereken oruçlar da farz kategorisine girer. Bu oruçlar, kefaretin parçası olarak vacip değil farz sayılmıştır (bazı mezheplere göre vacip olarak değerlendirilir).

3.2. Vacip Oruç

Vacip oruçlar, farz kadar kesin olmamakla birlikte, delil veya kişinin kendi iradesiyle vacip hale gelen oruçlardır. Terk edilmesi günah sayılabilir, yerine getirilmesi ise sevaptır.

a) Adak Oruçları

Kişinin bir dileğinin gerçekleşmesi hâlinde oruç tutacağına dair adakta bulunması durumunda bu oruç vacip hale gelir. Adak, Allah adına yapılan bir taahhüt olduğu için yerine getirilmesi zorunludur.

b) Bozulan Nafile Oruçların Kazası

Nafile olarak başlanan bir oruç, mazeretsiz olarak bozulursa, Hanefî mezhebine göre bunun kazası vacip olur.

3.3. Nafile Oruç

Nafile oruçlar, sevap kazanmak amacıyla tutulan, kişi üzerinde zorunluluk arz etmeyen oruçlardır. Peygamber Efendimiz (s.a.v), bazı günlerde nafile oruç tutmayı teşvik etmiştir.

a) Haftalık Nafile Oruçlar

Pazartesi ve Perşembe günleri: Hz. Peygamber'in bu günlerde oruç tuttuğu ve amellerin Allah’a arz edildiği günler olduğu rivayet edilmiştir.

Cuma günü tek başına oruç tutulmamalı, öncesi ya da sonrası ile birleştirilmelidir (Müslim, Sıyâm, 145).

b) Aylık Nafile Oruçlar

Her Kamerî ayın 13., 14. ve 15. günleri (Eyyâm-ı Bîyd) oruç tutulması müstehaptır.

Şevval ayı: Ramazan’dan sonra Şevval’de 6 gün oruç tutmak çok faziletlidir (Müslim, Sıyâm, 204).

c) Yıllık Nafile Oruçlar

Muharrem ayının 10. günü olan Aşure günü ve öncesi/sonrası günlerde oruç tutmak tavsiye edilmiştir.

Zilhicce’nin ilk dokuz günü, özellikle Arefe günü oruç tutmak, önceki ve sonraki yılların günahlarına kefaret olur.

3.4. Oruç Tutmanın Yasak Olduğu Günler

İslam'da bazı günlerde oruç tutmak haram ya da mekruh kabul edilmiştir. Bu, ibadetlerde dengenin korunması ve toplumsal hayatın sekteye uğramaması gibi hikmetlere dayanır.

a) Bayram Günleri

Ramazan Bayramı’nın 1. günü

Kurban Bayramı’nın 1., 2., 3. ve 4. günleri

Bu günlerde oruç tutmak haramdır. Zira bayramlar, sevinç, yeme içme ve ümmetin birlik günleri olarak takdir edilmiştir.

b) Şek Günü

Ramazan ayının başlangıcı olup olmadığı hususunda şüphe duyulan günlerde (şek günü) ihtiyaten oruç tutmak, farklı mezheplerde farklı şekilde değerlendirilmiştir. Hanefî mezhebi şek günü orucu tutmayı mekruh görür.

4. ORUCUN RÜKÜN VE ŞARTLARI

Orucun sahih ve kabul edilebilir olması için belirli şartlara riayet edilmesi gerekir. Bu şartlar rükün (temel unsur) ve şartlar (ön ve geçerlilik şartları) şeklinde üç ana kategoride incelenebilir. Oruç ibadeti şeklen basit görünse de, fıkhî detayları açısından derin bir dikkat ve hassasiyet gerektirir.

4.1. Hilalin Görülmesi

4.1.1. Hilalin Görülme Vakti

Ramazan orucunun başlangıcı, hilalin görülmesi ile olur. Hilal, kamerî ayların başlangıcını belirleyen temel göstergedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Hilali görünce oruca başlayın, tekrar görünce bayram yapın. Eğer hava kapalı olursa ayı otuz güne tamamlayın.”

Hilalin görülmesi, ya çıplak gözle tespit ya da güvenilir şahitlik yoluyla olur. Bir bölgede hilalin görülmesi, diğer bölgeler için bağlayıcı mıdır, değil midir; bu husus ihtilâf-ı metali (coğrafi farklar) meselesiyle tartışılmıştır. Hanefîler hilalin bir bölgede görülmesini diğer bölgelere de teşmil ederken, Şâfiîler coğrafi farklılıkları dikkate alır.

4.1.2. Ru’yeti Hilal Meselesi

Günümüzde takvim ve hesaplamalarla hilalin doğacağı zaman önceden bilinmekteyse de, klasik fıkıhta “ru’yet” esas alınmıştır. Ancak modern dönem âlimleri, hesapla sabit olan bilgilerin ru’yet hükmünü alıp almayacağı konusunda farklı görüşler beyan etmişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlar, hesapla tespit edilen hilal bilgisine dayanarak oruç ve bayram günlerini belirlemektedir.

4.2. Yükümlülük Şartları

Oruç ibadetinin kişiye farz olması için bazı yükümlülük şartlarının oluşması gerekir.

4.2.1. Yükümlülük Şartları

Müslüman olmak: Gayrimüslimlere oruç farz değildir.

Akıl sağlığı yerinde olmak: Akıl hastalarına oruç farz değildir.

Bülûğ çağına ermiş olmak: Ergenlik çağına ulaşmamış çocuklara oruç farz değildir. Ancak alıştırma amacıyla çocuklara oruç tutturulması teşvik edilmiştir.

Mukim olmak: Seferde olan kişiye oruç tutmak farz olmakla birlikte, ruhsatla oruç tutmama imkânı vardır.

Güç yetirmek: Sağlık durumu uygun olmayan kimseler oruçtan muaftır.

4.2.2. Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Mazeretler

Hastalık: Orucun kişiye zarar vereceği kesin ya da kuvvetli kanaatle bilinirse, oruç ertelenebilir (el-Bakara, 2/185).

Yolculuk: Seferîlik hâlinde oruç tutmak zorunlu değildir. Ancak tutmakta beis de yoktur.

Gebelik ve emzirme: Kadınlar hem kendi sağlıkları hem de çocukları açısından zarar göreceklerse oruç tutmayabilirler.

Hayız ve nifas: Kadınların bu dönemlerinde oruç tutmaları haramdır. Bu oruçlar daha sonra kaza edilir.

4.3. Geçerlilik Şartları

Oruç ibadetinin sahih olması, sadece yükümlü olmakla değil; aynı zamanda geçerlilik şartlarını da taşımasıyla mümkündür.

 4.3.1. Niyet

Niyet, ibadetlerin ruhudur. Orucun geçerli olabilmesi için niyet etmek şarttır. Kur’an’da niyet açık şekilde geçmese de, Hz. Peygamber’in "Ameller niyetlere göredir hadisi bu konuda temel delildir.

4.3.1.1. Niyetin Vakti

Ramazan orucu, adak ve nafile oruçlar için: İmsak vaktine kadar niyet edilmelidir. Farz ve vacip oruçlar için: Hanefî mezhebine göre günün yarısına kadar (öğleye dek) niyet edilebilir. Şâfiî mezhebine göre, geceleyin (güneş batımından imsak vaktine kadar) niyet etmek gerekir.

4.3.1.2. Niyetin Şekli

Kalben yapılan niyet yeterlidir; dil ile söylenmesi ise müstehaptır. "Niyet ettim yarınki Ramazan orucunu tutmaya" şeklindeki sözlü niyet, şuurun pekişmesini sağlar.

4.3.1.3. Niyetle İlgili Bazı Ayrıntılar

Her gün için ayrı ayrı niyet edilmelidir. Şüpheyle yapılan niyet geçersizdir. Nafile oruçlarda niyet öğleye kadar yapılabilir.

4.3.2. Orucu Bozan Şeylerden Kaçınmak

Orucun geçerli olması için, orucu bozan şeylerden uzak durmak zorunludur. Bu konu daha sonra "5. Orucun Yasakları" başlığı altında detaylı işlenecektir. Ancak burada şunu vurgulamak gerekir ki, yeme, içme, cinsel ilişki gibi fiiller orucu bozar; buna karşılık unutarak yemek orucu bozmaz.

4.4. Oruçlu İçin Müstehap Olan Şeyler

Oruçlunun sevabını artırmak ve ibadetini güzelleştirmek için bazı davranışlar sünnet ya da müstehap kabul edilmiştir:

İmsakta geç, iftarda erken davranmak, İftar duası yapmak, Hurmayla ya da suyla iftar etmek, Kur’an okumak, zikir ve dua ile meşgul olmak, Ağzı temiz tutmak, fakat aşırı su kullanmamak, Gıybet, yalan ve kötü sözden uzak durmak.

4.5. İtikâf

İtikâf, ibadet niyetiyle mescitte belli bir süre kalma ibadetidir. Ramazan’ın son on gününde yapılan itikâf, sünnet-i müekkede olarak kabul edilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu sünneti vefatına kadar her yıl uygulamıştır.

İtikâfın şartları: Niyet etmek, Mescitte bulunmak, Kadınların evde namaz kıldıkları özel bir köşede yapmaları, Oruçla birlikte olması (Hanefîler’e göre itikâfın sıhhati için oruç gerekir)

İtikâf, oruç ibadetini derinleştiren ve kişinin dünyadan uzaklaşıp tamamen Allah’a yönelmesini sağlayan özel bir kulluk atmosferi oluşturur.

5. ORUCUN YASAKLARI

Oruç ibadeti, sadece aç kalmakla sınırlı bir ibadet değildir. Onun anlamını ve değerini korumak, orucu zedeleyen davranışlardan kaçınmakla mümkündür. Bu bağlamda fıkıh âlimleri, orucu mekruh kılan, bozan ve geçerli olup sevabını azaltan fiilleri ayrı ayrı incelemişlerdir.

5.1. Orucun Mekruhları

Mekruh; dinen yasaklanmamış ancak yapılması uygun görülmeyen, terk edilmesi ise sevap olan fiillerdir. Orucun mekruhları, orucun sevabını azaltır ama geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Hanefî fıkhında en çok üzerinde durulan mekruhlar şunlardır: Ağızda gereksiz yere tükürük biriktirip yutmak, Ağızda sakız çiğnemek (tatsız dahi olsa), Gıybet, yalan, kötü söz söylemek, Boş konuşmalar ve vakit israfı, Ağızdan su alarak aşırı şekilde gargara yapmak, Cinsel arzuyu tahrik edecek şeylere bakmak veya düşünmek.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kim yalan söylemeyi ve onunla amel etmeyi terk etmezse, Allah’ın onun yeme içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur." Bu hadis, orucun ruhuna aykırı davranışların, ibadetin özünü zedeleyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

5.2. Orucu Bozan Şeyler

Orucu bozan şeyler, fıkıh açısından iki temel kritere göre değerlendirilir: Bozulan orucun kazası mı gerekir, yoksa hem kaza hem kefaret mi gerekir? Bozulan orucun mazeretli mi yoksa mazeretsiz mi olduğuna göre hüküm farklılaşır.

5.2.1. Kaza ve Kefareti Gerektiren Durumlar

Bir kişi Ramazan orucuna niyet ettikten sonra, herhangi bir meşru mazereti olmaksızın şu fiilleri gerçekleştirirse hem kaza (o günü başka bir zamanda yeniden tutmak) hem de kefaret (60 gün peş peşe oruç veya 60 fakiri doyurma) gerekir:

Yeme veya içme: Kasten ve bilerek bir şey yemek veya içmek.

Cinsel ilişkide bulunmak: Ramazan orucunda cinsel ilişki orucu hem bozar hem kefareti gerektirir.

Meniyi doğrudan temin eden fiiller: Şehvetle öpüşmek, dokunmak gibi eylemler sonucu meni gelmesi.

Orucu bozma niyetiyle bir şey yapmak: Mesela, boğazına su kaçırmak amacıyla gargara yapmak.

Bu fiillerde “bilinçli olma” şarttır. Unutarak yapılan fiiller orucu bozmaz.

5.2.2. Sadece Kazayı Gerektiren Durumlar

Bazı fiiller orucu bozar ancak sadece kaza gerekir, kefaret gerekmez: Yanılarak veya zorlama ile yemek içmek, Tedavi amacıyla burundan veya kulaktan sıvı ilaç alınması, Kusma (kendi isteğiyle) ve boğazdan aşağı gitmesi, Adet ve lohusalık hâli, Sakız çiğnemek (tatsız olsa bile). Bu tür durumlarda kişi sadece o günü yeniden oruçla telafi eder.

5.2.3. İlaç Kullanmanın ve İğne Yaptırmanın Hükmü

Modern fıkıh tartışmalarında orucu bozan veya bozmayan uygulamalardan biri de tıbbi müdahalelerdir. Bu konuda görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, genel kanaatler şöyledir: Besleyici iğneler (serum, vitamin vb.) orucu bozar. Ağrı kesici ya da aşı gibi tedavi maksatlı iğneler, Hanefîler’e göre orucu bozar; ancak çağdaş bazı âlimler bu konuda esneklik göstermiştir. Damar içi sıvı alımları (serum gibi) besleyici olduğu için orucu bozar. Göz, burun, kulak damlaları: Burun damlası doğrudan genze ulaşabileceği için orucu bozar. Göz damlası genellikle bozmaz.

İnhaler (astım spreyi): Doğrudan boğaza ulaşan zerrecikler orucu bozabilir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, tedavi amaçlı enjeksiyonların orucu bozmayacağını, besleyici olanların ise bozacağını beyan etmektedir. Ancak bu konuda mezhep farklılıklarına göre hareket edilebilir.

6. ORUCUN KAZASI

Orucun kazası, mazeretli veya mazeretsiz olarak tutulamayan ya da geçersiz hale gelen bir orucun, uygun bir zamanda yeniden tutulmasıdır. Bu durum, Allah’a karşı yerine getirilmesi gereken bir ibadet borcunun ödenmesi anlamına gelir. Kazaya kalmış oruçların hükmü ve telafisi fıkıh kitaplarında ayrıntılı şekilde ele alınmıştır.

6.1. Ramazan Orucunun Kazası

Ramazan ayında oruç tutması gereken bir kimse, aşağıdaki mazeretlerle orucunu tutamamışsa ya da bozmuşsa, bu oruçları daha sonra kaza etmesi gerekir:

Hastalık: Şifa bulduktan sonra oruçlarını kaza eder.

Sefer (yolculuk): Yolculuk sona erince kaza edilir.

Kadınların hayız ve nifas halleri: Bu durumlarda oruç tutmak haram olduğu için sonradan kaza edilmeleri gerekir.

Unutarak yemek orucu bozmaz; ama bilerek bozmak, kazayı (ve bazı durumlarda kefareti) gerektirir.

Kazaya kalan oruçlar, geciktirilmeksizin ilk fırsatta tutulmalıdır. Ancak belirli bir süre sınırı yoktur; hayat boyu bu borç geçerli sayılır. Fakat geciktirmek mekruhtur ve ölüme yakın hâlde tutulmamışsa fidye gündeme gelir.

6.2. Kefaret Orucu

Kefaret, Ramazan orucunu kasten bozan kişi üzerine gerekli olan ağır bir ibadet telafisidir. Şartları şunlardır:

Kefareti Gerektiren Durumlar: Ramazan orucuna niyet ettiği hâlde, bilerek ve mazeretsiz bir şekilde: Cinsel ilişkide bulunmak, Yemek veya içmek (bazı mezheplere göre sadece cinsel ilişki kefareti gerektirir)

Kefaretin Yolları (sıralı tercih): İki ay aralıksız oruç tutmak (Hanefî mezhebinde önceliklidir). Eğer buna gücü yetmiyorsa, altmış fakiri sabahlı akşamlı doyurmak veya her birine birer fıtra miktarı fidye vermek. İki ay oruç tutarken hiç ara verilmemesi gerekir. Kadınların hayız ve nifas günleri gibi zaruri hâller hariç ara vermek kefareti geçersiz kılar.

6.3. Fidye

Fidye, oruç tutmaya sürekli olarak güç yetiremeyen yaşlı, hasta veya ölümcül hastalığı olan kişilerin tutamadıkları her bir oruç günü için fakirlere verdikleri maddi bedeldir. Bu, Allah’a karşı ibadet borcunun toplum yararına dönüştürülmüş bir telafi şeklidir.

Fidye Gerektiren Durumlar: Tedavisi mümkün olmayan kronik hastalık, İleri yaşlılık, Sürekli açlık veya susuzlukla hayati tehlikesi olan rahatsızlıklar

Her gün için bir fıtır sadakası miktarı fidye verilir. Bu miktar, bir fakirin bir günlük gıda ihtiyacını karşılayacak düzeydedir (Diyanet'e göre yıllık belirlenir). Ancak kişi sonradan iyileşirse, bu fidyeyi ödemiş olsa dahi oruçlarını kaza etmesi gerekir.

6.4. İskat-ı Savm (Vefat Edenin Oruç Borcu)

Vefat eden bir kimsenin kazaya kalmış oruçları varsa, bu konuda farklı mezhepler arasında ihtilaf bulunmaktadır.

Hanefî Mezhebi: Oruç borçları için fidye verilmesini uygun görür. Her gün için bir fidye verilir. Ancak bu bir zorunluluk değil, ölen kişinin yakınları için bir sorumluluktur. Eğer ölen kişi vasiyet etmişse, malının üçte birinden fidye ödenir.

Şâfiî ve Hanbelî Mezhepleri: Yakınların, ölen kişinin yerine oruç tutabileceğini kabul eder. Hz. Peygamber’in “Bir kimsenin üzerinde oruç borcu varsa, velisi onun yerine oruç tutsun” (Buhârî, Savm, 35) hadisine dayanırlar.

Malikî Mezhebi: Ölen kişinin yerine oruç tutulamayacağını, ancak fidye verilebileceğini belirtir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, Hanefî mezhebine göre fetva vermekte ve fidyenin verilmesini tavsiye etmektedir. Ancak bazı modern âlimler, Şâfiî görüşünü tercih etmekte ve vefat edenin yerine oruç tutulabileceğini savunmaktadır.

7. İSKAT-I SAVM

İskat-ı savm, kelime anlamı itibarıyla “oruç borcunu düşürmek” anlamına gelir. Terim olarak ise, vefat etmiş bir Müslümanın sağlığında tutamadığı farz oruçlarına karşılık, geride kalan yakınları tarafından fidye ödenmesi uygulamasını ifade eder. Bu, hem ibadet borcunun manevî sorumluluğunu hem de toplum yararına yönlendirilmiş bir sadaka biçimini içinde barındırır.

7.1. Kavramın Temelleri

İskat-ı savm uygulaması doğrudan Kur’an’da geçmemekle birlikte, bazı hadislerden ve fakihlerin ictihadlarından kaynaklanır. En çok dayanak olarak alınan hadis şu şekildedir: “Bir kimsenin üzerinde oruç borcu varsa, onun yerine velisi oruç tutsun.”

Bu hadis, fakihler arasında vefat eden kimsenin oruç borcunun nasıl giderileceği konusunda farklı yorumlara yol açmıştır. Buradaki “veli” kelimesi, bazı mezhepler tarafından “yakını onun yerine oruç tutar” anlamında yorumlanırken; bazı mezhepler ise bunu “fidye vermekle” sınırlandırmıştır.

 

7.2. Mezheplerin Görüşleri

Hanefî Mezhebi: Oruç borcu olan kişi öldüğünde, sağlığında bu borçları kaza etme imkânına sahip olduğu hâlde ihmal etmişse, malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmesi gerekir. Vasiyet etmişse, varisler malın üçte birinden oruç borcu kadar fidye verirler. Vasiyet etmemişse, varislerin fidye vermesi zorunlu değildir; ancak gönüllü olarak verirlerse sevap kazanırlar. Fidye miktarı, bir gün oruç için bir fitre miktarıdır.

Şâfiî ve Hanbelî Mezhepleri: Oruç borcu olan ölü adına yakını oruç tutabilir. Yukarıdaki hadisi literal anlamda değerlendirirler. Bu durumda, yakının oruç tutması oruç borcunu düşürür, ayrıca fidye gerekmez.

Mâlikî Mezhebi: Vefat edenin yerine oruç tutulamayacağını savunur. Ancak fidye verilmesini uygun görür. Vasiyet edilmişse farz olur; edilmemişse sünnettir.

7.3. Modern Fetvalar ve Uygulamalar

Diyanet İşleri Başkanlığı, genellikle Hanefî mezhebi çerçevesinde görüş beyan eder. Buna göre: Kişi, sağlığında tutamadığı Ramazan oruçlarını vefatından önce kaza etmelidir. Kazaya fırsat bulamadan ölen kimse adına, oruç borçları için fidye verilmesi teşvik edilir. Fidye miktarı, her yıl Diyanet tarafından belirlenen fıtır sadakası miktarı kadardır.

7.4. Uygulamada İskat-ı Savm

İskat-ı savm günümüzde genellikle şu şekilde uygulanır: Mirasçılar veya yakınları, ölen kişinin tuttuğu ve tutamadığı oruç sayısını tespit eder. Bu sayıya göre, her bir oruç günü için bir fidye bedeli fakirlere verilir. Eğer sayı bilinmiyorsa, ihtiyatlı bir tahmin yapılır ya da “ihtiyaten” belirli bir fidye miktarı dağıtılır. Bazı yerlerde, “temsili iskat” yapılır; kişi adına fidye niyetiyle toplu bir meblağ sadaka olarak verilir.

7.5. Ahlaki ve Sosyal Yönü

İskat-ı savm sadece ibadet borcunu kapatma amacı taşımaz; aynı zamanda sadaka ruhunu canlı tutar. Fakir kimselerin gözetilmesi, toplumun zayıf kesimlerine yardım edilmesi açısından sosyal fayda üretir. Bu nedenle, sadece borç kapatma değil, merhamet ve ihsan bilinciyle yapılan bir amel olarak değerlendirilmelidir.

Sonuç

İskat-ı savm uygulaması, ibadetlerin sorumluluğunun öldükten sonra da devam ettiğini gösterir. Bu yönüyle hem bir ahiret hassasiyeti hem de sosyal yardım bilinci barındırır. Kişi yaşarken bu borçları ödemeye gayret etmeli; yakınları da vefat edenin ardından fidye vererek bu yükü hafifletmeye yardımcı olmalıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İZHAR

İZHAR: 1-TANIMI:     Sözlükte, “ ortaya çıkarmak, açıklamak ” anlamlarına gelmektedir.     Istılahi manası, “ Tenvin veya sakin nundan sonra ا – ح – خ – ع – غ – ه harflerinden birisinin gelmesiyle oluşan tecvittir. ” İzharın Arapça manası ise: اَلإِظْهَارُ: هُوَ الْاِنْفِصَالُ تَبَاعُدًا بَيْنَ الْحَرْفَيْنِ İzhar: İki harfin arasını birbirinden uzaklaştırarak ayırmak (birbirine katmadan açıkça okumak) demektir . ÖRNEK: لِمَنْ خَشِىَ (Burada Sakin nundan sonra izhar harflerinden olan خ harfi gelmesiyle izhar gerçekleşmiştir.) Not: İzhar harflerinin tekerlemesi; الَّله    -    حَىٌّ    -    خَالِقٌ    -    عَدلٌ    -    غَنِىٌّ    -    هَادٍ ا     -     ح        -     خ   ...

İHFA

İHFA 1-TANIMI:     İhfanın sözlük anlamı “ Bir şeyi gizlemek, örtmek ” demektir. Terim anlamı ise , “ Tenvin veya sakin nundan sonra ت – ث – ج – د – ذ – ز – س – ش – ص – ض – ط – ظ – ف – ق – ك harflerinden birisinin gelmesiyle meydana gelen tecvittir. ”     İhfanın Arapça tanımı; الأِخْفاَء: حَالَةٌ بَيْنَ الْاِظْهَارِ وَالْاِدْغَامِ عَارِيَةٌ عَنِ التَّشْدِيدِ مَعَ بَقَاءِ الْغُنَّ “İhfa: Gunneyi belirtmek suretiyle, şeddeden uzak idğam   ile  izhar arasında bir okuyuş şeklidir.”       ÖRNEK: عَنْ صَلَاتِهِم          (Burada Sakin nundan sonra ihfa harflerinden olan ص harfinin gelmesiyle ihfa meydana gelmiştir.) 2-İHFANIN ÇEŞİTLERİ:    İhfa, “ Harfte oluşan ihfa ” ve “ Harekede oluşan ihfa (İhtilas) ” olarak ikiye ayrılmaktadır.    Harfte oluşan ihfa kendi içerisinde üçe ayrılmaktadır: 2.1. HARFTE OLUŞAN İHFA : 2.1.1.İHFA-İ LİSANİ (D...

MAHREÇLER

MAHREÇLER 1.MAHRECİN TARİFİ     Mahrec (اَلْمَخْرَجُ) sözlükte, çıkış yeri anlamında kullanılmaktadır.  Tecvid ilminde, harfin çıktığı yere mahreç denir.     Mahreclerin sayısı üzerinde ihtilaf edilmiştir. Ferra (207/822) ve  İbn Keysan (299/912) gibi bazı alimler 14; Sibeveyh (180/796), Ebu Amr ed-Dani (444/1053) ve Ca’beri (732/1332) gibi bazı alimler 16; Halil b. Ahmed (170/786) ve İbnü’l-Cezeri (833/1429) gibi bazı alimler de 17 olduğunu söylemişlerdir.     Mahreclerdeki sayı farklılığı, kimi bilginlerin cevf’i mahreç bölgesi olarak görmemelerinden ve (ن – ل – ر) harfleri için tek mahreç kabul etmelerinden kaynaklanmaktadır. 2. MAHRECİN KISIMLARI   2.1- MAHREC-İ MUHAKKAK:    Harfin sesi, mahreç bölgelerinden birisine temas ederek çıkıyorsa bu yere, mahreç-i muhakkak denir. Hece harfleri n in tamamının mahreci böyledir.   2.2- MAHREC-İ MUKADDER:    Harfin sesi, belirli bir ...

HARFLER

HARFLER 1.HARFİN TARİFİ:     “Harf” ( اَلْحَرْفُ ) sözlükte; “ taraf, bir şeyin ucu ve kenarı ” demektir. Çoğulu “ huruf ” veya “ ahruf ” tur.      Tecvid ıstılahında, “harf, bir mahrece dayanarak çıkan sese” denir. Nefesin, irade ve istek ile, ses tellerine çarparak çıkmasına “ses” denir. Eğer bu ses, mahreçlerden birine dokunup çıkarsa, buna da “harf” denir.       Kur’an harflerinin tamamı sessizdir. Bu harfleri seslendiren ve dilimizdeki sesli harflerin yerini tutan işaretlere de “hareke” denir. Hareke, hareket, kımıldamak anlamındadır; sükunun zıddıdır . Harekesi bulunan harfe müteharrik , harekesi bulunmayan harfe de sakin denir.   2.HARFLERİN KISIMLARI:   2.1.ASLİ HARFLER ( اَلْحُرُوفُ الْاَصْلِيَّةُ ) :    Bunlar, bilinen 29 hece harfleri dir. ا  ب  ت  ث  ج  ح  خ  د  ذ  ر  ز  س  ش  ص  ض  ط...

LAHN (OKUYUŞ HATALARI)

LAHN 1.LAHN’IN TANIMI:    Lügat anlamı, “ hata etmek, doğrudan sapmak ” anlamına gelmektedir.    Istılah manası ise “ Lahn, Kur’an-ı Kerim’i okurken harflerin sıfatlarında, harekelerinde, sükunlarında ve tecvid kaidelerinin uygulanmasında yapılan hatalara ” denir. 2. LAHN’IN ÇEŞİTLERİ:    Lahn’ın celi ve hafi olmak üzere iki çeşidi vardır. 2.1. LAHN-I CELİ:     “ Açık / Fahişe hata ” demektir. Harflerin mahreçlerinde lazımi sıfatlarında, harekelerinde ve sükunlarında yapılan hatalardır.   Kur’an’ı düzgün okuyanların anlayabilecekleri hatalardır.     a- Mahreç ve Sıfat konusunda:   Ta ( ط ) harfini dal ( د ) okumak gibi.     b- Hareke konusunda:   اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ    ayetindeki te ( ت ) harfini zammeli olarak okumak gibi.     c- Sükunlar konusunda: وَلاَ حَرَّمْنَا  ‘yı وَلاَ حَرَّمَنَا  şeklinde okumak gibi.     Veya harf zi...

HZ. ADEM

  HZ.ADEM 1. Peygamberin Kimliği ve Tarihî Konumu   Hz. Âdem (a.s.), İslam inancına göre yeryüzüne gönderilmiş ilk insan ve ilk peygamberdir. Onun şahsında, insanın yaratılışı, ilahi emanet taşıyıcılığı ve dünya hayatındaki misyonu somut bir şekilde vücut bulmuştur. Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde, özellikle Bakara, A’râf, Tâhâ ve Sâd surelerinde, Hz. Âdem (a.s.)’ın yaratılışı, meleklerle olan ilişkisi, İblis’in ona düşmanlığı ve yeryüzüne inişi ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Bu anlatımlar, Hz. Âdem (a.s.)’ın yalnızca biyolojik bir başlangıç figürü olmadığını, aynı zamanda insanlık tarihinde ilahi hikmetin ve kulluk bilincinin ilk taşıyıcısı olduğunu göstermektedir.    Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s.)’ı yaratmadan önce meleklerine, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara, 2/30) buyurarak, insanın ilahi bir misyonla yaratıldığını bildirmiştir. Halife kavramı, insanın yeryüzünde Allah’ın emirlerini ve hükümlerini uygulamak, adaleti sağlamak ve yeryüzünü i...

HULEFA-İ RAŞİDİN DÖNEMİ

                                               HULEFA-İ RAŞİDİN DÖNEMİ 1. Hz. Ebu Bekir ve Halifelik Dönemi 1.1. Hz. Ebu Bekir’in Halifelik Öncesi Hayatı   Hz. Ebû Bekir (r.a.), tam adı Abdullah b. Osman b. Âmir b. Amr b. Ka‘b b. Sa‘d b. Teym olan, Kureyş kabilesinin Teym oğulları koluna mensup bir şahsiyettir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Hz. Peygamber’den yaklaşık iki yıl altı ay sonra doğduğu kabul edilir (yaklaşık M. 573). Lakabı: İslam’dan önce de dürüstlüğü ve sadakatiyle bilindiğinden “es-Sıddîk” lakabıyla anılmış, bu lakap Hz. Peygamber’in İsra ve Mirac hadisesini tasdik edişiyle perçinlenmiştir (Buhârî, Şehâdât, 9). Fiziksel ve karakter özellikleri: Beyaz tenli, ince yapılı, yumuşak huylu, fakat hak hususunda tavizsizdir. Mesleği: Tüccar olarak hem Mekke hem de çevre bölgelerde ticaret yapmış, dürüstlüğü sayesinde toplum...